Sergüzeştlerimizden Seçmeler 1

“Okulların açılmasına şurda bir buçuk ay kalmış biz evde pinekliyoruz” diye yakınmak yerine Melih karşimle Ankara‘yı tavaf ettik diyebilirim.
İlk heyecanı Gölbaşı panayırında yaşadık. Yalnız panayırın olduğu yere “Atatürk Sahil Parkı” adını vermişler. Şimdi, buradaki sahil ise bizim memleketteki ne? Ha eğer bizim memleketteki sahil değil ise başka ne olabilir? Kafamda deli sorular…
Yengem baktık çok kaşınıyo, attık bunu gondola. Ama nasıl korktu, nasıl dualar ediyo. Karşımdaki kız da hiç tepkisiz fakat yüzünde her an kusacağını belirten bi’ ifade var. Zaten iner inmez de kusmuş. Ve ranger deneyimi… Hiçbi şey yokmuş yahu! Ben de bi’ şey sanıyor idim. Gondol daha heyecanlıydı.

Bizim uğrak mekanımız AnkaMall. Bu gelişimizde uğramazsak gücenirdi. Ne kadar gezdiysek artık ayak tabanlarımızı hissetmez olduk. Ve Melih’in okuduğu kitaptan esinlenmesi üzerine oturup soğuk kahvelerimizi içtik öncelikle. Yediğimiz kahveyi eritip(?) ardından yemeğimizi yedik. Saat hayli geç olunca artık eve gidelim fikri birimizden çıktı da eve gittik. Doğal olarak üst üste 2 gün böylesine dünyaya açılmak bize ağır geldi. Ben yine uyuyamadım ama olsun, uzun zaman sonra yorulduğumu hissettim en azından.

Ertesi gün, annesi “Burnunu koluna silme!” diye azarlasa da burnunu ısrarla kazak koluna silen çocukların arsızlığı gibi biz de önceki gün çok yorulmuş olsak da bu sefer bi’ Kızılay turu yapalım dedik. İyi halt yedik. İlk önce bildiğimiz yerlerin fotoğrafını çektik. ARTIK N’ALAKAYSA! Sonra dedik ki “Bilmediğimiz sokaklara doğru çıkalım.” Bizim için sonun başlangıcıydı artık. (NEDEN BÖYLE Bİ’ KLİŞE CÜMLE KULLANDIM İNANIN BİLMİYORUM)

 

Sokak sanatçısı olayı gerçekten Kızılay’da fevkalade. Her köşede farklı bi’ melodi, farklı bi’ tını. Her türden, her etnik yapıdan insan var. Bunun ne kadar muhteşem bi’ olay olduğunu size anlatamam. Bu tür insanların sanat anlayışlarını gözler önüne sermesi, bizlerin de bundan faydalanabilmesi gerçekten takdire şayan bir olay. Bizlerin ise bu tür şeyleri hoş karşılamamız aslında ne kadar ileri seviyede bir topluma sahip olduğumuzu gösterir. Belki de bu tür olayların belli bi’ tarihte ayıplandığı veya bu işi yapanların taşlandığı zamanlar da olmuştur elbet. Onları dinlemek, izlemek benim için eşsiz bir keyif.


Sonuç olarak boku bokuna kaybolmadık. Evet, KAYBOLDUK! Artık nasıl gezdi isek. Yine burada da sokakların iç rahatlatan görüntüleriyle karşılaştık. Şöyle tanımlayabilirim; sokak bir ağaçsa içinde gezen insanlar da sonbahar ayında ağaçların dallarından düşen renkli yapraklar gibi. Böyle diyorum çünkü insanların her biri birbirinden farklı. Yürüyüşleri, bakışları, düşündükleri, duyguları… Sokaklar bana kalırsa felsefe, sanat, mizah, sosyoloji ve daha birçok alan için büyük bir nimet. Bunu ilk fark eden eminim ben değilimdir.

 

Tabii ki kapalı çarşılar. Buram buram içtenlik kokarlar. “Gel abla geeell, 3 tanesi 10 liraağğ”, “İkizlere takkeee”, “Bunnndan iyisini bulamazsınız ablalar abileeer, sandaletler 10 liraaağğ” gibi nidalar ve daha fazlası. Bizler yeni nesil olarak dışarıdaysa elinde cep telefonu, evdeyse bilgisayar karşısında olan yarı sosyal varlıklarız. Ben bunu kabul ediyorum. Her ne kadar ben de böyle olsam da yaptığım hatanın farkındayım. Zira bu tür yerlere biraz göz gezdirip kulak da kabartsak aslında bizi ne kadar huzurla dolduracağının farkına varacağız. Böylelikle gözlem yeteneğimiz de gelişmiş olacak. Bu da demektir ki kendini daha iyi ifade etmek, daha güzel muhabbetler kurabilmek, insanlarla iletişim kurmada sıkıntı çekmemek ve birçoğu… Minnacık ithal parfüm satan dükkanlarda “Burnunuz yorulmuştur, buyrun kahve koklayın.”diyen kasıntı satıcıdansa “Buyur abla, tezgah 10 lira.” diye sevecenlikle yaklaşan satıcıyı yeğlerim. Ama yine de o minnacık mağazalardan alıyorum :(((

 

İftar saati yaklaşıyordu. Biz Melih’le o gün oruçtan muaf tuttuk kendimizi. Tabii en sonunda olmamız gereken yeri de bulmuştuk. Onun rahatlığıyla kafe aramaya koyulduk ama yok, bulamıyoruz! İkimiz de pert durumda olduğumuz için bi’ süre sonra pes edip bulduğumuz yere oturduk. Daha doğrusu oturamadık. Neymiş efendim; oturduğumuz yer dört kişilik bir iftar masası imiş. Biz de kalktık, dört kişilik gözüken ama iki kişilik de kabul edilen masaya oturduk. Resmen bizi bi’ dövmedikleri kaldı. Artık oruçtan mıdır, yoğunluktan mıdır adam baya sinirliydi. Yine de siparişleri verdik. Verdik vermesine de iftar saatinde gelirmiş siparişimiz.“İyi, tamam” dedik. Dedik demesine de, biz dayanamayıp 5 dakika sonra kalktık. Oruçlu değiliz ki o saati bekleyelim. Başka bi’ yere oturduk bizde. Orası da self servis imiş. Biz kalkıp bir adım yürümeye üşeniyoruz adamlar self servis diyor. Ama sağ olsun, orada çalışan bir abimiz kısmen servisimizi yaptı. En azından servisleri taşımama yardım etti.

 

Yemekleri bitirdik, bi’ güzel doyduk, dinleniyoruz. Bir de baktık ki söylemediğimiz halde önümüze 2 bardak çay geldi. Kimden geldi diye sorduk, “Bunu Kadir abi gönderdi.” dedi. Kadir kimdi şimdi? Ve evet, bizi çok sevmiş olan ve tepsileri taşımama yardım eden Kadir abi. Canım da nasıl çay çekiyodu ki anlatamam. Kendisine teşekkür edip Gölbaşı yollarına baş koyduk..

 

(DEVAMI GELECEK…)

Bir Cevap Yazın